top of page

Absürtlüğün sınırına kadar git ama orayı geçme | Marcial Jesús - 100architects

  • Yazarın fotoğrafı: Doğukan Güngör
    Doğukan Güngör
  • 1 Ara 2025
  • 11 dakikada okunur

Kamusal alanı bir oyun alanına dönüştürme fikrini tasarım pratiğinin merkezine alan Şanghay merkezli mimarlık ofisi 100architects, renkli, etkileşimli ve katılıma açık projeleriyle dünya çapında dikkat çekiyor. “Form follows fiction” mottosuyla hareket eden stüdyo, mimariyi sadece bir mekân değil, bir deneyim olarak kurguluyor.


Bu röportajda, 100architects’in kurucusu Marcial Jesús’la kamusal alanda üretmenin anlamını, tasarımlarındaki pop kültür etkisini ve mimarlıkla oyun arasındaki bağı konuştuk. Hem tasarım dünyasına hem şehir hayaline dair ilham verici bir sohbet. Keyifli okumalar!


Röportaj: Doğu Güngör


Photo - © 100architects

Öncelikle sizi biraz daha yakından tanımak isteriz. 100architects’in arkasındaki yaratıcı isimler kimler? Stüdyoyu kurarken sizi en çok ne motive etti?


Stüdyoyu 25 yaşımdayken, Ocak 2013’te kurdum. Çin’e yeni taşınmıştım. Ondan önce Avrupa’da çeşitli duraklardan geçtim ve birkaç önemli stüdyoda çalıştım. Önce 2009’da İtalya’da Fuksas’ta, ardından 2010’da Rotterdam’daki OMA’da. Özellikle OMA’daki deneyimim belirleyiciydi; öğrendiklerimin ötesinde, bana ilham veren bir yerdi.


Motivasyonum birçok şeyin birleşimiydi. En çok da farklı bir şey yapmak istiyordum, herkesin yaptığı aynı mimariyi, aynı binaları değil. Bazı basamakları atlayıp hem beni hem başkalarını ilhamla besleyecek bir şey yaratmak istedim. Zaten başkalarının sunduğu şeyleri sunarak öne çıkamayacağımı biliyordum; 100architects bambaşka bir tohumdan doğmalıydı.


O dönemde şunu da fark etmiştim: bu kadar genç yaşta, deneyim ya da bağlantı olmadan işe başlıyorsam, rüzgârı güçlü bir yerde olmam gerekiyordu. Beni uzağa taşıyacak bir şehirde. O yer Çin’di, özelde de Asya’nın finans kalbi olan Şanghay. Yenilikten korkulmayan, fikirlerin niteliklerin önüne geçtiği bir şehir. Şanghay’da iyi fikri olan biri gerçekten yükselebilir.


Tüm bu farkındalıklar, 100architects fikrini doğurdu: Farklı bir şekilde işler yapan, mimariyi insanlarla buluşturan ve kamusal alana ilham taşıyan bir stüdyo. O zaman da ilham alıyordum, bugün hâlâ yaptığımız şeylerden ilham alıyorum.


Photo - © 100architects
Photo - © 100architects

Bugün kamusal alanda birçok yaratıcı müdahale görüyoruz, ama sizin projeleriniz özellikle ölçek, renk ve katılım diliyle öne çıkıyor. Bu tasarım dili nasıl ortaya çıktı? Aslında ilk kez yola çıkarken hangi soruya cevap arıyordunuz?


Aslında ilk fark ettiğim şey, herkesin kendinden bir şey bulabileceği ve gerçekten herkese ait olabilecek bir şey yapmam gerektiğiydi. Bu da doğrudan evleri ya da binaları eliyordu, çünkü onlar genellikle sadece mimarları ya da yatırımcıları ilgilendiriyor. Benim için odak, kamusal alan olmalıydı.

Sonra anladım ki kamusal alanda bir şeyin gerçekten anlam kazanması için hem “pop” hem de “tartışmalı” olması gerekiyor.

Pop derken kastettiğim; herkesin kolayca anlayabileceği, sevebileceği ve erişebileceği bir şey. Ama aynı zamanda tartışma yaratmalı, duygulara dokunmalı, insanları içine çekmeli. Biraz da alışılmışın dışında olmalı, hatta ilk bakışta oraya ait değilmiş gibi durmalı ama zamanla bulunduğu yere kimlik katmalı. Tasarım dilimizin ilk öğeleri böyle ortaya çıktı diyebilirim.


Octopus Kingdom, Shenzhen | China, Photo - ©RexZou
Octopus Kingdom, Shenzhen | China, Photo - ©RexZou

Zamanla bunları geliştirdik ve fark ettik ki kamusal alanlar yıllardır pek değişmedi ama kullanıcılar tamamen değişti. Özellikle çocuklar (elbette sadece onlar değil) ve hepimiz. Günümüz insanı, teknoloji, oyunlar ve sosyal medya sayesinde çok farklı bir görsel ve duyusal dünyaya alışkın artık. Bu yüzden kamusal alanın da yeniden harekete geçirmesi, hem fiziksel hem duygusal olarak insanı uyandırması gerekiyor.

Bu da bizi “aşırı uyaran mimarlık” fikrine götürdü, yani etkileşime açık, dokunulabilir, içine girilebilir mekanlar tasarlamak.

Photo - © Perry
Photo - © Perry

İnsanları zıplamaya, tırmanmaya, şarkı söylemeye, selfie çekmeye ve heyecanlanmaya davet etmeli. Sadece doğayı izlemek değil, kamusal alanın daha yoğun, daha zengin bir versiyonunu deneyimlemeli insanlar.


Bunlarla birlikte başka ilkeler de kendiliğinden gelişti: Hikâyelerle şekillenen, hayal gücünü harekete geçiren sürprizli dünyalar. Biz genellikle “form, hikâyeyi takip eder” diyoruz. Çünkü tasarımlarımızın temelinde bir anlatı var. İnsanların zihninde zaten var olan ikonografileri kullanarak, doğrudan duygulara dokunabiliyoruz. Renk de burada çok önemli bir araç. Bizim için sadece süs değil, iletişim kuran bir unsur. Dikkat çekmek ve deneyimi artırmak için kullanıyoruz.


Tüm bu özellikleri ilk yıllarımızda, sürekli deneme-yanılma yaparak oluşturduk. Kamusal alanda küçük ölçekli işler, geçici enstalasyonlar tasarlayarak kendimize bir laboratuvar kurduk. 100architects’in tasarım dili aslında orada, o denemelerde doğdu.


Dışarıdan bakıldığında işleriniz oldukça renkli, yaratıcı ve oyunbaz görünüyor. Peki, stüdyonun iç dünyası nasıl? 100architects’e katılan bir tasarımcıyı nasıl bir çalışma ortamı bekliyor?


Dışarıdan baktığınızda işlerimiz oldukça renkli, hayal gücü yüksek ve oyunbaz görünüyor olabilir. Ama işin mutfağına girince, aslında oldukça açık fikirli ve dengeli bir çalışma ortamımız olduğunu görürsünüz.


Photo - © 100architects


100architects’te yaratıcılık söz konusu olduğunda oldukça yatay bir yapı içinde çalışıyoruz. Fikirler yalnızca kıdemli tasarımcılardan çıkmaz; bazen bir stajyerden, bazen de aniden gelişen bir beyin fırtınası sırasında ortaya çıkar. Bizim için mimarlık, sürekli diyalogla gelişen bir şey. Gün içinde defalarca tasarım değerlendirmeleri ve yaratıcı tartışmalar yapıyoruz.


Yöntem açısından bakıldığında diğer ofislerden çok farklı değiliz belki, ama bizi ayıran asıl şey fikirlere ne kadar açık olduğumuz ve mantıklı ile mantıksız arasındaki o ince çizgiyi ne kadar zorladığımız.

Çünkü en iyi fikirlerin doğduğu yer tam da orası, mantığın başladığı ama absürtlüğe henüz geçilmemiş olan o kırılgan alan.

Ofisteki genel atmosfer de oldukça rahat. Mesai saatlerimiz makul, fazla mesai yapmıyoruz, hafta sonları çalışmıyoruz , mimarlık sektöründe bu pek alışıldık bir durum değil. Ama bizim yaptığımız türden işler için bu şart. Çünkü bu projeleri tasarlamak için insanların zihinsel alana, özgürlük duygusuna ve enerjisini tazelemeye ihtiyacı var.


Herkese bu zor dengeyi bulmasını öneriyoruz: absürtlüğün sınırına kadar git, ama orayı geçme. Çünkü gerçekten heyecan uyandıran, hayal gücünü tetikleyen işler tam da orada ortaya çıkıyor. Biz buna “hayal ve sürpriz” diyoruz ve bu, tasarım yaklaşımımızın tam kalbinde duruyor.


Projelerinizin çoğu, kent hafızasına yeni bir varlık kazandırıyor ve güçlü bir görsel etki yaratıyor. Bir fikri geliştirirken çevrede yaşayanlarla nasıl ilişki kuruyorsunuz? Tasarımlarınızı nasıl bir bağlama oturtuyorsunuz?


Her projeye, klasik bir mimari süreçte olduğu gibi, detaylı bir saha ve bağlam analiziyle başlıyoruz. Tasarımlarımız bazen sanki oraya ait değilmiş gibi görünüyor ve bu aslında bilinçli bir tercih. Ama gerçekte, projelerimiz bulundukları yerle çok güçlü bir bağ kuruyor. Ortaya çıkan o kontrast tamamen kasıtlı. Bizim amacımız uyum sağlamak değil, dikkat çekmek. Çünkü o fark, bulunduğu yere kimlik katıyor.


Yani bir proje ilk bakışta şehre iniş yapmış bir UFO gibi görünse de, aslında her biri bulunduğu yere özel olarak tasarlanıyor. Strateji yalnızca görsel etki üzerine kurulu değil; sirkülasyon, bağlantılar ve yerin kavramsal “DNA”sı üzerine çalışıyoruz. Her müdahale, sosyal, mekânsal ve işlevsel anlamda o yere cevap veriyor. Görünüşü ne kadar olağanüstü olursa olsun, aslında tamamen bağlamsal bir çözüm oluyor.


Çevrede yaşayanlarla temas kurma konusu da, özellikle büyük ölçekli kamusal projelerde, süreçlerimizin önemli bir parçası hâline geldi. Mesela şu sıralar Dubai’de tasarladığımız büyük parklardan bazılarında, doğrudan yerel toplulukları sürece dahil etmemiz isteniyor. Yakın çevredeki okullarla atölyeler yapıyoruz, çocuklarla çeşitli egzersizler ve anketler düzenliyoruz. Bu sayede nasıl oynadıklarını, nelerden keyif aldıklarını, nasıl mekânlar hayal ettiklerini anlamaya çalışıyoruz.


 © 100architects
© 100architects

Bu katılımcı süreçleri her zaman proje sahibiyle birlikte yürütüyoruz çünkü toplulukla sağlıklı iletişim için kurumsal bir koordinasyon ve güven gerekiyor. Bu yöntem son zamanlarda işlerimizde giderek yaygınlaşan bir yaklaşım. Böylece en iddialı ve en sıra dışı projelerimiz bile, gerçekten o insanlar ve o yerler için tasarlanmış olmaya devam ediyor.


Yerel yönetimler ya da özel paydaşlarla iş birlikleriniz genelde nasıl ilerliyor? Bu kadar iddialı ve dikkat çekici işler üretirken bürokrasi, sınırlar ya da vizyon eksikliği gibi engellerle karşılaşıyor musunuz? Hevesinizin kırıldığı anlar oluyor mu? Fikirleriniz kadar cesur paydaşlar bulmakta zorlanıyor musunuz?



The Social Unit, West Bund | Shanghai | Object Plaza, Photo - © 100architects
The Social Unit, West Bund | Shanghai | Object Plaza, Photo - © 100architects

Biz aslında üç ana müşteri tipiyle çalışıyoruz ve her iş birliği kendine göre ilerliyor. İlk grup emlak geliştiricileri. Onlara, konut projelerinin içine daha dikkat çekici, taze kamusal alanlar katmaları konusunda destek oluyoruz. Bu tür müdahaleler yalnızca yaşam kalitesini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda satış hızını ve mülk değerini de yükseltiyor.


İkinci grup ticari işletmeciler yani alışveriş caddeleri, AVM’ler ya da eğlence alanlarını yöneten müşteriler. Bu tür projelerde odak noktamız alışverişi bir deneyime dönüştürmek. Çünkü artık insanlar, online alışverişin daha ucuz ve pratik olduğu bir dünyada fiziksel mekânlara sadece ürün için gitmiyor. Orada yaşayacakları atmosferi, gerçek bir etkileşimi, heyecanı istiyorlar. Bizim tasarımlarımız da tam burada devreye giriyor, insanları içine çeken, hatırlanacak deneyimler sunan alanlar yaratıyoruz.


Üçüncü grup ise yerel yönetimler. Onlarla daha çok şehir kimliği üzerine çalışıyoruz. Şehirlerin görünürlüğünü artıracak, turizmi canlandıracak, o kenti haritada öne çıkaracak kamusal yapılar tasarlıyoruz. Bu tür projeler zamanla şehirler için birer gurur kaynağına dönüşebiliyor.


Gelelim zorluklara… Evet, elbette karşılaşıyoruz. Bürokrasi, sınırlamalar, vizyon eksikliği, bunlar işin parçası. Ama zaten bizim işimiz de biraz insanları ikna etmek, ilham vermek, onları bu sürece ortak etmek.

Hatta bazen müşterinin koyduğu kısıtlar bizi daha pratik ve yere basan çözümler üretmeye zorluyor. İyi bir proje için yalnızca iyi bir mimar değil, iyi bir müşteri de gerekiyor; biri olmadan diğeri tek başına yetmiyor.

Motivasyonun düştüğü anlar da oluyor tabii. Kontrolümüz dışında alınan kararlar, son dakikada değişen planlar… Bunlar neredeyse her projede yaşanıyor. Ama bu kısa mesafe koşusu değil, uzun bir yolculuk. Zamanla şunu fark ettik: Biz büyüdükçe, bize gelen paydaşların kalitesi de artıyor. Daha iyi yükleniciler, daha vizyoner müşteriler, tasarıma gerçekten değer veren insanlar. Başta inanılmaz zordu, hâlâ zor… ama her adımda birlikte daha iyi şehirler kurmaya bir adım daha yaklaşıyoruz.


Green Skyline, Hengqin | China,  © 100architects
Green Skyline, Hengqin | China,  © 100architects

Tasarım sürecinizde rastlantısallık ve sezgiler ne kadar rol oynuyor? Her şey önceden kurgulanmış bir sistem içinde mi ilerliyor, yoksa bir noktadan sonra içgüdülerin akışına güveniyor musunuz? Rasyonel planlama ile spontane yaratıcılık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?


Tasarım sürecimiz özellikle ilk aşamalarda oldukça sezgisel ilerliyor diyebilirim. Bazen henüz yeterince bilgi sahibi olmadan, sırf içimden geldiği gibi bir fikri ortaya atmayı seviyorum. Hatta bazen bunun biraz absürt kaçabileceğini bile bile yapıyorum daha önce de bahsettiğim gibi. :)


Klasik mimarlık anlayışında her şeyin tamamen mantıklı ve gerekçelendirilmiş olması beklenir. Üniversitedeyken hocalarımız “tasarıma başlamadan önce projeni kitaplaştıracak kadar iyi anlatabilmelisin” derdi. Bizse tam tersini yapıyoruz. Alanı tanımak, bağlamı analiz etmek elbette önemli ama onun üzerine biraz da “yerinden” gibi durmayan, hatta ilk bakışta mantıksız gelen fikirleri cesurca eklemeyi seviyoruz.

The Red Planet, Life Hub | Daning Lu | Shanghai, China, © 100architects
The Red Planet, Life Hub | Daning Lu | Shanghai, China, © 100architects

Çünkü o fikirlerin kesiştiği, mantığın saçmalıkla buluştuğu yerde yepyeni bir şey çıkıyor ortaya. O tatlı denge noktasında hem şaşırtıcı hem de anlamlı bir şey yakalayabiliyoruz. Bize göre sürpriz orada doğuyor.


100architects’te sezgi gerçekten çok büyük bir rol oynuyor. Fikirleri çok hızlı ve içgüdüsel bir şekilde test edebildiğimiz bir yöntem geliştirdik. Daha birçok mimarın ilk etapta düşünmeyeceği şeyleri keşfetmeye çalışıyoruz. Sürecin başında sezgimize güvenip, sonra proje olgunlaştıkça onu rasyonel süzgeçten geçiriyoruz. Bu yaklaşım yaratıcılığı gerçekten özgürleştiriyor.

Ve genellikle en ilginç fikirler, sadece mantıkla ulaşamayacağınız yerlerde gizli oluyor. Bizim için yaratıcılık tam olarak o denge noktasında yaşıyor — akılla içgüdünün buluştuğu yerde, hem beklenmedik hem de işe yarayan bir şey ortaya çıktığında.

Tasarım yaklaşımınız çok net bir niş alanda konumlanıyor ve bu size görünürlük açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Ancak her proje aynı ölçüde dikkat çekmeyebilir; bazen etki, bazen finansal getiriler öncelik kazanır. Bir projeyi değerlendirirken sizin için en önemli kriterler neler? Görünürlük, etki ve gelir arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?


Evet, oldukça spesifik bir niş içinde çalışıyoruz. Bu da bize hem güçlü bir görünürlük sağlıyor hem de kendine has zorluklar getiriyor. Yaptığımız şey gerçekten farklı olduğu için öne çıkmamız daha kolay ama aynı zamanda, bu tarz işler için yüksek tasarım ücreti ödemeye istekli insan sayısı da oldukça az. Herkes projeleri seviyor ama konut ya da ticari yapılar gibi anında büyük bir ekonomik geri dönüş sağlamıyorlar. Bu yüzden de kamusal alandaki bu tür müdahaleler, ne yazık ki hâlâ ikinci planda görülüyor. Oysa sosyal ve görsel etkileri inanılmaz yüksek.


Bu gerçeklik, bizim projeleri nasıl değerlendirdiğimizi de şekillendirdi. Genelde üç ana kritere bakıyoruz.


İlki finansal tarafı. Proje bütçesi mantıklı olmalı ve işi düzgünce yapmamıza imkân tanımalı.

İkincisi lokasyon ve görünürlük. Eğer proje çok dikkat çekecek bir yerdeyse, daha düşük bir ücretle de kabul edebiliriz çünkü görünürlük uzun vadede değerli.

Üçüncüsü ise müşteri. Bazı projeler kendi başına çok cazip olmayabilir ama bize gelecek için daha büyük, vizyoner işlerin kapısını açabilir.

Zamanla benim için bir kriter daha çok önem kazandı: kamusal etki.

Bu proje kentte neyi dönüştürüyor, insanların hayatına nasıl dokunuyor? Yolun en başında biz de daha küçük işler kabul ederek büyümeye çalıştık. Ama zamanla odak noktamız daha büyük ölçekli, metropol seviyesindeki müdahalelere kaydı. Şehir hayatını gerçekten dönüştüren projeler… Bunları tasarlamak ve hayata geçirmek daha uzun sürüyor ama etkileri bambaşka oluyor.


Rubix Square, Fuzhou | Jiang Xi | China Photo - © 100architects
Rubix Square, Fuzhou | Jiang Xi | China Photo - © 100architects

Manifestonuzda “şehirde oyun” fikrini ön plana çıkarıyorsunuz; insanları tekrar sokaklara, meydanlara, birlikte olmaya davet ediyorsunuz. Bu sadece bir tasarım yaklaşımı değil, aynı zamanda kültürel bir dönüşüm. Şehirlerin büyük ölçüde hız ve işlevsellik etrafında planlandığı, meydanların hâlâ “geçiş alanı” olarak görüldüğü Türkiye gibi coğrafyalarda yaklaşımınız nasıl karşılık bulur sizce? Gerçekten yaşanabilir bir şehir için önce neyi yeniden düşünmemiz gerekiyor?


Biz geleceğin şehirlerini büyük bir oyun alanı gibi hayal ediyoruz ya da daha doğru bir ifadeyle, herkes için oyun alanlarını içeren şehirler gibi. Sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de. Büyükannelerimiz, babalarımız, bizler… hepimiz oynamayı seviyoruz, sadece oyunun şekli değişiyor. Oyun aslında bir etkileşim biçimi. Ve bir şehirde ne kadar çok etkileşim varsa, yaşam kalitesi de o kadar artıyor. Daha mutlu oluyoruz, hatta daha sağlıklı.

Bugünün dünyasında teknoloji, sosyalleşmeyi çoğu zaman ekrana indirgemiş durumda. Bizse insanları tekrar sokaklara, meydanlara, fiziksel dünyaya davet etmemiz gerektiğine inanıyoruz.

Bu teknolojiye karşı olduğumuz anlamına gelmiyor tam tersine, teknolojiyi kullanarak yeni bir kamusal alan yaratabiliriz. Daha oyunbaz, daha yaşanabilir, daha estetik; etkileşim ve hayal gücünü merkezine alan bir alan. Bizim hayal ettiğimiz şehir tam olarak bu. Kentin her köşesine yayılmış birer “şehir oyuncağı” gibi çalışan alanlar. Merak uyandıran, insanları bir araya getiren, neşe veren yerler.


Türkiye gibi şehir planlamasının daha çok hız ve işlevsellik odaklı olduğu yerlerde bu yaklaşımın güçlü bir karşılık bulabileceğini düşünüyorum. Ama bu sadece bir tasarımcının yapabileceği bir şey değil; kültürel ve politik bir dönüşüm meselesi. Konu gayrimenkul geliştiricileri ya da ticari işletmeler olduğunda işler biraz daha kolay çünkü onlar kamusal alanın değer kattığını zaten biliyor. İyi tasarlanmış bir ortak alan hem satışları artırıyor hem de itibar kazandırıyor.


Ama iş tüm şehri kapsayan meselelere geldiğinde işler karmaşıklaşıyor. Artık tek bir proje üzerinden konuşmuyoruz; şehir planlaması, mevzuatlar ve liderlik gibi daha yapısal meseleler devreye giriyor.


The Hub, El-Alamein | North Coast | Egypt, Photo - © Essam Arafa
The Hub, El-Alamein | North Coast | Egypt, Photo - © Essam Arafa
Gerçekten yaşanabilir şehirler kurmak istiyorsak, herkesin aynı hedefe odaklanması gerekiyor. Politik liderlerin şunu fark etmesi lazım: Kamusal alan sadece insanların iyi hissetmesi için değil, aynı zamanda turizm, ekonomi ve şehir gelişimi için de kritik bir alan. O vizyon tepeden aşağıya doğru benimsenirse, dönüşüm kaçınılmaz olur.

Bugünü hayal gücü yüksek projelerle dönüştürüyorsunuz, peki 100architects’in gelecek hayalleri neler? Önümüzdeki yıllarda ne tür projeler gerçekleştirmek istiyorsunuz?


100architects hep hareket halinde, sürekli evrilen bir stüdyo. Kurulduğumuzdan bu yana geçen on iki yılda birçok farklı dönemden geçtik. İlk yıllarda küçük ölçekli müdahaleler yapıyorduk; yaz festivalleri için geçici enstalasyonlar ya da yaya trafiğini artırmak isteyen alışveriş caddeleri gibi daha lokal işler.


Sonrasında, Çin’de daha büyük projeler gelmeye başladı. 1000 ila 2000 metrekarelik konut yerleşkeleri ve ticari alanlar için kalıcı kamusal projeler tasarladık.


Bugün ise, yakın zamanda açtığımız Dubai ofisiyle birlikte bambaşka bir ölçeğe geçtik diyebiliriz. Artık hiper-uyarılma ve kent aktivasyonu yaklaşımımızı çok daha büyük metropol ölçeklerine taşıyoruz. Şu anda birkaç kilometre uzunluğundaki sahil masterplan’ları, metropol parkları, şehir promenadları ve entegre kent mobilyalarıyla birlikte kurgulanmış yaya dolaşım sistemleri üzerine çalışıyoruz.


Photo - © 100architects
Photo - © 100architects

Ortadoğu’da, işlevselliği hayal gücüyle buluşturan projelerle şehir dokularını yeniden şekillendiriyoruz. İnsanların kamusal hayata tekrar karışabileceği, bağlantı kurabileceği, vakit geçirmekten keyif alacağı alanlar yaratıyoruz. Sadece bu yıl içinde, her biri kendi anlatısına ve özgün aktivasyon sistemine sahip üç büyük sahil projesi tasarladık.


Geleceğe dair planlarımızda bu ölçeksel büyüme devam edecek. Genç başlamış olmanın avantajı şu ki: hâlâ yolun çok başında gibi hissediyoruz. Hem Ortadoğu’da hem de farklı bölgelerde yeni ofisler açmak, felsefemizi farklı coğrafyalara taşımak istiyoruz.


Daha büyük ölçekte işler yapmayı hayal ediyoruz, Olimpiyat Oyunları, Expo gibi global etkinliklerle ya da büyük ölçekli kentsel dönüşüm süreçleriyle bağlantılı projeler gibi.

Hayalimiz, insanların şehirlerle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayan, oyunbaz, kapsayıcı ve ilham veren kentsel deneyimler üretmeye devam etmek.

Son olarak, dünyadan kendi tasarım yaklaşımınıza en çok yakın duran üç projeyi seçecek olsanız hangilerini seçerdiniz ve neden?


Dünyada gerçekten çok beğendiğim ve 100architects’in felsefesiyle yakından örtüşen birkaç proje var.


İlk olarak Kopenhag’daki Superkilen Park’ı söyleyebilirim, BIG ve Topotek1 tarafından tasarlanmıştı. Kariyerimin erken dönemlerinde bana çok ilham verdi. Bu proje, rengin gücünü çok net bir şekilde gösterdi. Sadece zemini boyayarak, duvar örmeden ya da karmaşık yapılar inşa etmeden insanların mekândaki davranışlarını ve etkileşimlerini tamamen değiştirebileceğini gösterdi. Grafik tasarım ile mimarlığın nasıl birleşip kamusal hayatı şekillendirebileceğini ilk kez orada tam anlamıyla fark ettim.


Photo - © Iwan Baan - Superkilen
Photo - © Iwan Baan - Superkilen

İkinci örnek yine Bjarke Ingels Group’tan geliyor: CopenHill (Amager Bakke) projesi. Kopenhag’da bir çöp enerji santrali ama aynı zamanda kayak pisti ve tırmanma duvarı olarak da işlev görüyor. Bence olağanüstü bir proje. Çöp işleme gibi oldukça teknik ve işlevsel bir yapıyı, şehir için eğlenceli bir cazibe merkezine dönüştürmeyi başarıyor. BIG’in bu yaklaşıma “sürdürülebilir hedonizm” demesi çok hoşuma gidiyor. Hem gerçek bir problemi çözüyor hem de insanlara mutluluk ve keyif sunuyor.


Photo - © Hufton + Crow - CopenHill
Photo - © Hufton + Crow - CopenHill

Üçüncü örnek olarak ise New York’taki Little Island’ı seçerdim. Heatherwick Studio tarafından tasarlandı. Kamusal alanın aynı anda hem şiirsel hem de işlevsel olabileceğini çok güzel anlatan bir örnek. Yeşil alanları, amfitiyatroları ve yaya yollarıyla heykelsi bir forma sahip. Hudson Nehri üzerinde adeta yüzen bir “şehir oyuncağı”.


Photo - © Doğu Güngör - Little Island
Photo - © Doğu Güngör - Little Island

Ve hazır açılmışken bir dördüncü örnek de ekleyeyim: The High Line, yine New York’tan, Diller Scofidio + Renfro’nun projesi. Eski bir yükseltilmiş tren hattını doğrusal bir parka dönüştürerek kamusal yaşam için çok özel bir altyapı dönüşümü gerçekleştirdiler. Şehri birbirine bağlayan bir kentsel koridora dönüştü ve bana göre hâlâ en etkileyici dönüşüm projelerinden biri.


Photo - © Joe Fletcher - Little Island
Photo - © Joe Fletcher - Little Island

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page