on site | Sarı Çimler, Sarı Çizgiler ve Kıvrılan Bir Duvar: Serpentine’da Bir Yaz Öğleden Sonrası

Londra’yı ve özellikle Hyde Park ile Kensington Gardens’ın oluşturduğu bu büyük yeşil alanı 2026 yazında bu şekilde görmeyi beklemiyordum. Yazlarını hep ılıman olarak bildiğimiz Londra bu yaz gerçekten çok sıcaktı. Öyle sıcaktı ki çimler yanmış, parkın büyük bölümü sapsarı olmuştu. Hep yemyeşil çimlerin üzerinde görmeye alışık olduğumuz pavilyonları bu kez sararmış bir bitki örtüsünün üzerinde görmek açıkçası farklı hissettirdi.
on site Konuk yazar: Taylan Tosun | Mimar, Y. Peyzaj Mimarı

Londra’yı ve özellikle Hyde Park ile Kensington Gardens’ın oluşturduğu bu büyük yeşil alanı 2026 yazında bu şekilde görmeyi beklemiyordum. Yazlarını hep ılıman olarak bildiğimiz Londra bu yaz gerçekten çok sıcaktı. Öyle sıcaktı ki çimler yanmış, parkın büyük bölümü sapsarı olmuştu. Hep yemyeşil çimlerin üzerinde görmeye alışık olduğumuz pavilyonları bu kez sararmış bir bitki örtüsünün üzerinde görmek açıkçası farklı hissettirdi.
Pavilyonların ve enstalasyonların oluşturduğu görsel sahnenin bağlamıyla ne kadar ilişkili olduğunu bir kez daha hatırlamış oldum. Yine de küçük bir not: Benim yaptığım gibi, “ülke tarihinin en sıcak yazı” denilen bir dönemde Londra’nın kilometrelerce gölgesiz park alanını aç karnına ve öğlen güneşinin altında yürümeye çalışmayın. Güneş çarpması riskini göze almak istemiyorsanız pek tavsiye etmiyorum…
Bir peyzaj mimarı ve mimar olarak belki de ilk dikkatimi çeken şey, yapıların kendilerinden önce zeminin bu kadar değişmiş olmasıydı. Aynı tasarımın farklı bir mevsimde ya da farklı bir bitkisel doku içinde bambaşka okunabileceği çok açık. Ağustos 2026’da yaptığım Londra seyahatimin bir öğleden sonrasını Serpentine’a ayırdım ve burada deneyimlediğim iki işi, Jesús Rafael Soto’nun sarı enstalasyonunu ve LANZA atelier’in bu seneki Serpentine Pavilion’ını, biraz da kendi perspektifimden anlatmak istiyorum.
Sarının İçine Girmek
Serpentine gölündeki kuğuları, kazları ve daha birçok kuş türünü dakikalarca seyrettikten sonra Serpentine South’a doğru yürürken ilk karşılaştığım iş, zaten sarıya dönmüş parkın içinde daha da parlak duran Jesús Rafael Soto’nun Pénétrable BBL Jaune enstalasyonuydu.

Uzaktan bakıldığında oldukça net, grafik ve hatta neredeyse iki boyutlu görünen bir yapı. Çelik bir çerçeveden aşağı doğru sarkan binlerce sarı PVC tüp, belli bir mesafeden bakınca yoğun bir sarı yüzey oluşturuyor. Ancak işin asıl meselesi ona dışarıdan bakmak değil; içine girmek.

Tüplerin arasına adım attığınız anda dışarıdan algıladığınız o düzenli geometrinin büyük kısmı kayboluyor. Sarı çizgiler görüş alanınızı bölüyor, omzunuza ve yüzünüze değiyor, birkaç metre ötenizi bile net seçemez hale geliyorsunuz. Dışarıdaki insanlar, ağaçlar ve park hareketi ise sarı çizgilerin arasından parçalanmış görüntüler halinde görünmeye devam ediyor.
Soto’nun Pénétrable serisinin belki de en güzel tarafı bu. Hiç denk gelmediyseniz bu seriyi araştırmanızı şiddetle öneririm, geçmişi oldukça derin olan bir seri. İzleyici artık eserin karşısında duran biri değil, doğrudan eserin içinde hareket eden bir parçaya dönüşüyor. Aynı anda dışarıdan baktığınızda da içeride yürüyen insanların görüntüsü sürekli değişiyor; sarı yüzeyin içinde ortaya çıkıp kaybolan siluetlere dönüşüyorlar.
Parkın o günkü hali de işi istemeden başka bir bağlama taşıyordu. Sararmış çimler, sarı tüpler ve arka plandaki koyu yeşil ağaçlar arasında neredeyse ton sür ton bir sahne oluşmuştu. Normal şartlarda çevresinden çok daha fazla ayrışacağını düşündüğüm enstalasyon, o gün parkın rengine beklenmedik biçimde karışıyordu.

Birkaç adım ötede ise sarı çizgilerin yarattığı bu hafif ve hareketli deneyim, yerini çok daha ağır bir malzemenin kurduğu başka bir mekânsal deneyime bırakıyordu.
a serpentine: Bir Duvar Nerede Biter?
Kapanmayan bir duvar, hafif bir üst örtü, tekrar eden taşıyıcılar ve bağlamına uygun bir malzeme seçimi…
Birçok anlamda aşina olduğumuz bu bileşenlerin yalnızca bir strüktür olmaktan çıkıp aynı anda bir sınır, bir mekân, bir eşik ve nihayetinde bir pavilyon olabileceğini sorgulatan bir yapı bu seneki Serpentine Pavilion.

Isabel Abascal ve Alessandro Arienzo tarafından Mexico City’de kurulan LANZA atelier, 2026 Serpentine Pavilion’ını a serpentine adıyla tasarladı. 6 Haziran’da ziyarete açılan yapı, Kensington Gardens içinde Serpentine South’un hemen önünde yer alıyor ve yaz boyunca etkinlik, performans, kafe ve oturma alanlarını barındıran çok kullanımlı bir kamusal mekân olarak işliyor. Özellikle kafe işlevi o an yaşadığım susuzluğa çok iyi geldi..
İlk karşılaşmada etkileyici olan şey aslında yapının ne kadar az şeyle kurulmuş olması. Tuğla, tekrar eden taşıyıcılar ve üzerinde neredeyse yokmuş gibi duran hafif bir örtü. Buna rağmen yaklaşınca bu basit elemanların görevleri birbirine karışmaya başlıyor. Duvar yalnızca ayırmıyor; taşıyor, dolaşımı yönlendiriyor, kimi yerde mekân tanımlıyor ve farklı noktalarda geçirgenleşiyor.
Kıvrımın Arkasındaki Fikir
Pavilyonun adı tasarımın çıkış noktasını oldukça açık biçimde tarif ediyor. LANZA’nın referans aldığı serpentine wall, diğer adıyla crinkle crankle wall, özellikle İngiliz bahçe kültürüyle ilişkilendirilen kıvrımlı bir tuğla duvar tipolojisi.
Düz bir hat yerine ardışık eğrilerle ilerleyen bu duvarlar, geometrileri sayesinde yanal olarak daha stabil hale geliyor ve daha ince kesitlerle inşa edilebiliyor. Dolayısıyla pavilyondaki kıvrım yalnızca görsel bir tercih değil; form ile strüktürün doğrudan birbirini ürettiği bir karar.
a serpentine ismi de burada çift anlam kazanıyor. Bir taraftan bu geleneksel duvar tipolojisine, diğer taraftan hemen yakınındaki Serpentine Gölü’nün kıvrımlı formuna referans veriyor.
Tuğlanın seçilmesi de aynı bağlamsal ilişkinin bir parçası. İngiliz mimari ve peyzaj kültürünün en tanıdık malzemelerinden biri olan tuğla, hemen arkasındaki Serpentine South’un cephesiyle oldukça doğal bir görsel iletişim kuruyor. Fakat malzeme burada alışık olduğumuz masif duvar şeklinde kullanılmıyor.
Tekrar eden tuğla taşıyıcıların arasında küçük boşluklar bırakılmış. Bu sayede bir taraftan duvarın sürekliliğini algılarken diğer taraftan arkasındaki ağaçları, insanların hareketini ve ışığı görmeye devam ediyorsunuz.
Alessandro Arienzo bunu çok güzel tarif ediyor:
“Duvarların kıvrımlı olması, zamanın geçişini düz duvarlara kıyasla çok daha görünür kılıyor. Çünkü gölge ve güneş ışığının hareketi bir anda hızlanıyor ya da kesintiye uğruyor; bu da mekânın içinde bulunma hissini doğrudan değiştiriyor. Bir diğer önemli nokta ise duvarın geçirgen olması: üzerinde çok küçük boşluklar var… Bir yandan duvarı algılarken, aynı anda bu boşlukların ardından gerçekleşen hareketleri de görebiliyorsunuz; koşan çocuklar ya da rüzgârda hareket eden ağaçlar gibi.”
Orada bulununca bu tarif oldukça anlaşılır hale geliyor. Yapının içindeyken hiçbir zaman tamamen “içeride” hissetmiyorsunuz. Hafif, yarı saydam üst örtü gün ışığını içeri almaya devam ederken tuğlaların arasındaki boşluklar parkla görsel ilişkiyi kesmiyor. İçerisi ve dışarısı arasında kesin bir çizgiden çok, sürekli değişen bir eşik oluşuyor.
Pavilyonun Bittiği Yerde Peyzaj Başlamıyor
Benim özellikle sevdiğim taraflardan biri ise yapının ana pavilyonla bitmemesi oldu.
Yanındaki uzun oturma elemanı aynı kıvrımlı geometriyi ve aynı tuğla malzemeyi sürdürüyor. Bir başka noktada ise kıvrımlı tuğla döşeme ana yapıdan ayrılarak çevreye doğru uzanıyor. Duvar, oturma elemanı ve zemin aynı dili farklı ölçeklerde tekrar ediyor.

Bu sayede pavilyon peyzajın ortasına bırakılmış tekil bir obje gibi okunmuyor. Form küçük parçalara ayrılarak çevresine yayılıyor ve yapının sınırı giderek belirsizleşiyor. Bir noktada duvarın nerede bitip mobilyanın nerede başladığını, mobilyanın nerede bitip zemine dönüştüğünü takip etmek zorlaşıyor.

Belki de bir peyzaj mimarı olarak pavilyonda en çok ilgimi çeken şey buydu. Mimari ile peyzaj arasındaki ilişki, yapının çevresine birkaç bitki yerleştirmek üzerinden değil, doğrudan aynı biçimsel dilin zemine ve kullanım elemanlarına yayılması üzerinden kuruluyor.
Yapının mühendislik tarafı da dışarıdan görünen bu sadeliğin arkasında daha karmaşık bir sistem olduğunu gösteriyor. Kıvrımlı geometrinin kendi stabilitesine rağmen pavilyonun geçici ve sökülebilir olması, geleneksel bir tuğla duvardan farklı bir çözüm gerektiriyor. Tuğlaların içinde gizlenen ince çelik elemanlar ve öngerme sistemi yapıyı destekliyor ve sezon sonunda sökülüp yeniden kurulabilmesine olanak tanıyor.Bence başarılı olan tarafı ise bütün bu teknik sistemin neredeyse görünmez kalması. Dışarıdan okunan şey hâlâ çok basit: tuğla, kıvrım, ışık ve gölge.
Aynı Parkta İki Farklı Hareket
Serpentine’dan ayrılırken aklımda iki “obje”den çok iki farklı hareket biçimi kaldı.
Birinde Soto’nun sarı tüplerinin arasından geçerken yolu neredeyse ellerinizle açıyorsunuz. Diğerinde ise tuğla bir duvarın kıvrımını farkında olmadan takip ediyor, aralıklarından dışarı bakıyor, gölgesinde oturuyor ve sonra aynı geometrinin pavilyondan kopup peyzajın içine yayıldığını görüyorsunuz.
Biri sanat enstalasyonu, diğeri mimarlık olarak tanımlanıyor. Fakat aynı parkta ve birkaç metre arayla deneyimlendiğinde bu ayrım biraz bulanıklaşıyor. İkisi de uzaktan bakılmak üzere tasarlanmış nesneler olmaktan çok, bedenin hareketiyle tamamlanan işler.
Ve belki de o gün ikisini birlikte görmeyi ilginç yapan şey tam olarak buydu. Sıcaktan sararmış, alıştığımız Londra parkı görüntüsünden oldukça farklı bir peyzajın ortasında; biri hafif sarı çizgilerle, diğeri ağır bir malzemeyi şaşırtıcı biçimde geçirgen ve hareketli hale getiren tuğla kıvrımlarla, bulunduğumuz çevreyi biraz daha dikkatli okumaya zorluyordu.
Serpentine’a ayırdığım bir öğleden sonrasından geriye de sanırım en çok bu kaldı: mekânın yalnızca baktığımız değil, içinde hareket ettikçe değişen bir şey olduğunu hatırlatan iki farklı iş.
Proje Künyeleri
Pénétrable BBL Jaune
Eser: Pénétrable BBL Jaune
Sanatçı: Jesús Rafael Soto
Seri: Pénétrable
Tür: Kinetik / mekânsal enstalasyon
Konum: Serpentine South, Kensington Gardens, Londra
Yıl: 1999, 2023 edisyonu
Malzeme: Çelik strüktür, sarı PVC tüplerBoyut: Yaklaşık 10 m uzunluk
Kurum: Serpentine
a serpentine,
Proje: a serpentine, Serpentine Pavilion 2026 Program: Serpentine Pavilion 2026
Mimari Tasarım: LANZA atelier
Baş Tasarımcılar: Isabel Abascal, Alessandro Arienzo
Tasarım Takımı: Alejandro Márquez, Genevieve Parkes, Eric Valdez, Jorge Zaldívar, Alejandra Richard, Lara Carolan, Sofía Yáñez, Luis Herrero, Roy Kim
Proje Lideri: Julie Burnell
Küratörler: Tamsin Hong, Liz Stumpf
Teknik Danışmanlık / Mühendislik: AECOM
Uygulama: Stage One Creative Services Ltd.
Konum: Kensington Gardens, Londra, Birleşik Krallık




Yorumlar